26 Mayıs 2009 Salı

Günün Konusu: Velvet Assassin'in Anlatmak İstedikleri


Bugüne kadar kaç tane "ikinci Dünya savaşı" temalı oyun oynadık hatırlayabiliyor musunuz? Sanal dünyada toplamda kaç tane nazinin cansız bedenini yere yatırdık? Kaç ayrı cephede Nazi'lere göğüs gerdik, kaç kere füzelerle Nazi tanklarını yerle bir ettik? Tamam, bir kaç tane tatsız Medal of Honor oyunu dışında hepsi oldukça zevkliydi, buna şüphe yok, her bir Nazinin kafasında kurşunlarımızla delik açarken oldukça keyif aldık. Peki bir an olsun, sanal da olsa "insan öldürdüğümüzü" düşündük mü? Düşünmedik elbette, sonuçta Naziler "mutlak kötü"lerdi. Peki gerçekten, her biri o kadar kötü müydü?

Velvet Assassin, bildiğiniz üzere çok da iyi notlar almış bir oyun değil, hatta oynanış açısından olarak değerlendirirsek kimilerine göre "bozuk" sayılabilecek bir oyun. Bilmeyenler için kısaca anlatayım: Oyunda Violette Summer adında bir ingiliz ajanını oynuyoruz (bu karakter gerçek ingiliz ajanı Violette Szabo'dan esinlenilerek yaratılmış). Oyun boyunca Naziler tarafından işgal edilmiş birçok mekanda geziniyor, görevimizin gerektirdiklerini yerine getiriyoruz. Ancak oyunun çok önemli bir noktası var: Oyundaki bölümlerin büyük çoğunluğu, Violette'in yaralı olduğu hasta yatağında gördüğü rüyalardan oluşuyor ki bence bu çok iyi bir seçim çünkü Nazi'ler tarafından işgal edilmiş sokakları Violette'in bakış açısından görmemizi sağlıyor: Hava ya karanlık ve puslu, ya da vakit "gün batımına yakın" olduğu için etrafa sepya tonlar hakim.

Tamam, bunlar oyunun sanatsal açıdan güzel yönleri ancak Velvet Assassin'in ne kadar farklı bir ikinci dünya savaşı oyunu olduğunu yerde yatan ilk çocuk cesedini gördüğünüz de anlıyorsunuz. İlk başlarda bu cesetleri görmezken, oyunun ilerleyen kısımlarında Nazi subaylarının yahudileri kurşuna dizdirdiği sokaklara girince afallıyorsunuz. Gençler, yaşlılar, çocuklar... Hepsinin cesetleri kurşun ve kan lekeleri ile bezenmiş duvarın önüne yığılmış duruyor, karşılarında ise yaptıklarından gururlu subay zevkle sigarasını tüttürüyor. Ve evet, bu subayları oldukça zevk alarak öldürüyoruz ancak oyunun sizi asıl vurduğu ve hareketlerinizi sorgulamaya ittiği yer kimi askerlerin konuşmaları ve ailelerine gönderecekleri mektuplar oluyor...

Birisi "çok korkuyorum ve bir an önce yanınıza gelmek istiyorum" diyor ailesine. Bir diğeri kendisinin aslında savaştan nefret ettiğini ve zorla getirildiğinden yakınıyor, hatta arkadaşı ona "korkak" diyor bu yüzden. Kimi çikolataya bayılırken, kimisi "siyahın aslında bir renk olmamasına rağmen nasıl herşeyi yuttuğundan ancak buna rağmen nasıl gizlendiğinden" bahsediyor ve resimden anlamayan arkadaşına "ben bir entellektüelim, siz anlamazsınız böyle şeyleri" diye bilmişlik taslıyor.

Kimisi de zevk alıyor insan öldürmekten, yapılanları haklı buluyor. Cayır cayır apartmanlarında yanan yahudileri keyifle izliyor ve gülümsüyor. Kimisi tam bir faşist, bir diğeri "mahkumları salıp onları teker teker avlamaktan" keyif alıyor ve bu olaydan basit bir "spor" gibi bahsediyor.

Görüyorsunuz değil mi, ilk paragrafı okurken ne kadar "merhamet" hissettiyseniz ikinci paragrafta da Nazilere öfkeniz o kadar arttı. Peki doğru olan hangisi? Bunun cevabını bulmak için uzaklara gitmeye gerek yok, etrafınıza bakmanız yeterli. Nasıl etrafınızda hem iyi ve yardımsever insanlar, hem de kötü ve çirkef insanlar varsa Naziler için de aynı durum geçerli. İnsan öldürmekten çok keyif olanlar da olduğu gibi, sadece yanlış zamanda ve yanlış yerde bulunan ve tek istediği sağ salim evine gitmek olanlar da vardı öldürülenler arasında. Naziler birçok oyunda bize Spiderman ya da X-Men'deki "kötü karakterler(evil villain)" tadında aktarıldı ancak ne yazık ki bu oyunların bize empoze ettiği çok yanlış bir düşünce tarzı. Onlar da her ne olursa olsun bir insandı ve dediğim gibi aralarında belki de çok iyi, düşünce olarak bizden hiçbir farkı olmayan, bize benzeyen insanlar da vardı. Kurunun yanında yaş da yandı.

Şunu demiyorum: "Oyunlarda Nazi öldürmeyin, Naziler iyidir." Elbette onlar sadece bir oyun ve gerçekte kimseyi öldürdüğümüz falan yok. O tür oyunlar elbette güzel ve varolmaya devam edecekler ancak arada Velvet Assassin gibi bize savaşın "gerçekliğini" gösterecek "cesur" oyunlara da ihtiyaç var. Artık oyunlar "aman suya sabuna dokunmayalım" anlayışından çıkarılıp, filmler gibi gerçek bir "düşünce yayma aracı" olarak kullanılabilmeli bana kalırsa. Velvet Assassin "oyun olarak" pek başarılı olamasa da oldukça önemli bir adım attı bu konuda. Şimdi sıra diğer oyun yapımcılarında...

14 Mayıs 2009 Perşembe

Splinter Cell: Conviction Teaser Sitesi Açıldı


Yahu bu oyuna ne oldu hakikaten? İlk başta 2007'nin sonunda çıkacak dendi, ondan sonra ertelendi, bir kaç ay sonra da çıkış tarihi "TBA" oldu ve oyundan bir daha haber alamadık. Beni tanıyanlar bilirler, stealth-action janrasının aşığıyımdır, dolayısıyla Metal Gear Solid ve Splinter Cell serilerinin gönlümdeki yeri apayrıdır. Bu sebepten dolayı oyunun güncel durumu hakkında tek bir kelime açıklanmayan dönemde "belki birşeyler yayınlanmıştır" umuduyla sık sık Ubi forumlarında gezindim. Ancak Ubi, fanların bütün ısrarlarına rağmen tam iki senedir SC5 diye bir oyun yokmuş gibi davrandı, hatta ağızlarından oyunun gidişatıyla ilgili bilgi kırıntısı kaçırırlar diye Ubi yetkilileri bile forumlarda olabildiğince az konuştu. Kısacası fanlar olarak tam anlamıyla bir Alan Wake sendromu yaşadık. Günden güne insanlar ilgilerini kaybetti, hala ilgilenen bir avuç insan ise oyunun bir duyuruyla iptal edileceğini düşünmeye başladı.

Yıl oldu 2009, bir çoğumuz oyundan umudumuzu kesmiş ve oyuna ikinci bir Duke Nukem Forever vakası gözüyle bakmaya başlamıştık ki en sonunda iki resmi bir araya getirip bir teaser sitesi yayınlayabildiler. En azından "oyunun hala yapım aşamasında" olduğunu anlatan bu sitede SC5 ile ilgili yine bir bilgi yok. "Bu site Third Echelon tarafından araştırma altına alınmıştır" yazısı ve Third Echelon logosu dışında ne bir yazı, ne de bir resim var. "Eğer Sam Fisher'ı gördüyseniz buraya tıklayın" kısmı da sizi hiçbir yeni bilgi olmayan forumlara yönlendiriyor. Gerçekten sağolasın Ubi. İki senedir neredeyse her allahın günü girdiğim forumlara link verdiğin için çok teşekkürler. Hepimizi aydınlattın, artık SC5 konusunda istemediğimiz kadar çok şey biliyoruz.

Aslında az çok ne olduğunu tahmin edebiliyorum: fanlar 2007 yılında yayınlanan oyun içi videoları beğenmeyince oyunu komple iptal edip farklı konseptler denediler ve yine aynı konseptte karar kıldılar (daha doğrusu fanlardan ziyade kendileri de videoları pek beğenmediler sanırım). Hayır, "light & shadow" oynanışından herkes memnundu, neden Double Agent'la birlikte bu konsept değiştirildi ki? Sistemin gayet yerinde olduğunu düşünen milyon tane fanı gözardı edip "Daha fazla L&S istemiyoruz!" diyen ÜÇ KİŞİYİ mi dinledi yani Ubisoft? Tamam, yine "Kaçak Sam Fisher" teması olsun oyunda, nedir yani, L&S bu konsepte yedirilemez mi? İlla kaçak olması için gündüz sokakta mı dolaşması lazım? Ayrıca Conviction'ın ana satış noktası olan "crowd control" hiç de öyle ahım şahım, oyunu daha eğlenceli ya da stresli hale getiren bir olay değilmiş, hepimiz bunu Assassin's Creed'de gördük sanırım. Benim için "olsa da olur, olmasa da olur" bir olay yani. Bunun üzerine bir oyun kurulamayacağını Ubisoft'ta anlamış olacak ki çalışmalarını kendileri de beğenmediler, şimdiye kadar yaptıkları herşeyi iptal edip aynı konsept çerçevesinde sıfırdan başladılar. Her an bir konsept değişimine gidilebileceği için fanlara veya basına zerre bilgi verilmedi elbette. Hatta sessiz kaldıkları süreye bakılırsa bu süreçte birkaç kere sıfırdan başlamış bile olabilirler.

Umarım Splinter Cell eski L&S oynanışına geri dönmüştür ve/veya "crowd control" gibi güdük numaralar yerine adam gibi oynanış elementleri içeriyordur. Umarım artık E3'te birşeyler gösterirler (ki IGN'in haberine göre listelerinde görünmüyor). Umarım adam gibi bir SC oyunu için iki sene beklemişizdir, ikinci bir epic fail için değil.

Kaynak:
Kotaku

9 Mayıs 2009 Cumartesi

The Wheelman'in Filmi Geliyor! (HOBAREEEY)


Vin Diesel "Escape From Butcher Bay"le oyun dünyasında gözüktüğü zaman hepimiz takdir etmiştik. Neden? Çünkü oyun hakikaten sağlamdı. Ama o oyunu güzel yapan Vin Diesel'in kendisi değil, oynadığımız karakter, "inanılabilir" ortamlar ve muhteşem, kendimizi orada hissettiren atmosferiydi. Ancak Vin abimiz bunu bayağı bir yanlış anlamış olacak ki "ehahaha oyuncular beni istiyor, beni" diyerek The Wheelman'i karşımıza çıkardı. Wheelman'in burada ne kadar kötü bir oyun olduğundan tekrar bahsetmeyeceğim, sadece "arabadan arabaya uçma animasyonu" diyorum, başka da hiçbirşey demiyorum. Hayır, aynı absürd olay PSP oyunu olan "Pursuit Force"da da var ancak hiç olmazsa orada karakter arabanın biyerlerine tutunuyor falan. The Wheelman'de karakter örümcek adam gibi arabaya yapışıyor, sonra da içine atlıyor. "Bambaşkaymışsın Vin abi" diyoruz ve asıl habere geçiyoruz.

Evet, şimdi de The Wheelman'in filmi yapılıyor. Ya ben bu filmi aslında çok merak ediyorum biliyor musunuz? Önceden iyi oyunların filmleri yapıldı ve hiç kimse beğenmedi, şimdi ilk defa kötü bir oyunun filmi yapılıyor ve ben ne derece kötü bir film olacağını düşünmek bile istemiyorum. Ama en çok izlemeyi istediğim nokta, filmde karakterin bir arabadan diğer arabaya uçması olacak. Ayrıca oyunun senaryosunun bir oyun için bile yeterli olmadığını, bir film için tamamen anlamsız olduğunu unutmayalım. E iyi de bu oyunun kendine has bir kitlesi falan mı var? Bu filmi "fanlara" satmak için de tasarlayamazlar ki. E oyuncular izlemeyecekse kim gidip izleyecek ki bu filmi? "Vin Diesel fanları" neredeyse bir hikaye örgüsü bile olmayan bu derece kötü bir filmi kurtarmaya yetecek mi acaba? Gerçekten bu soruların cevaplarını çok merak ediyorum.

Ne diyelim, Allah Hollywood'dakilere akıl fikir versin. Anladığım kadarıyla "para para para" diye iyice akıllarını kaybetmişler çünkü. "Ya biz nasıl bir oyunun filmini yapıyoruz" diye bir bakar insan, oha artık.

Kaynak:
Joystiq

Not: Evet, BAYA bir süre güncelleyemedim bloğu ancak çok yoğundum arkadaşlar. Bugünden itibaren aynen devam.